Prensesin El Kitabı

Güncelleme tarihi: 11 Oca

Prenses olarak doğulur mu yoksa sonradan da prenses olunabilir mi? Ne dersiniz? Bu sorunun cevabını düşüne dururken varoluşçu feminist yazar Simon de Beauvoir’un yirminci yüzyılın ortalarında Fransa’da yayımlanan İkinci Cins adlı kitabının önsözüne düştüğü bir ifade aklıma gelir: “kadın doğulmaz, kadın olunur.” Beauvoir’in bu ifadesi aynı zamanda kişinin zaman içinde kaynaklarının ve çevresinin şartlandırmasıyla kadın olmayı, kadın gibi davranmayı öğrendiğinin bir tespitidir. Toplumsal cinsiyet ve buna bağlı cinsiyet rollerinin (örneğin “prenses olmak”) doğal olmayışı da bu tespitin bir başka vurgusudur.


Peki baştaki soruya geri dönersek, prenses doğulur mu yoksa prenses olunur mu? İletişim yayınlarından yayımlanan Prensesin El Kitabı’nda yazar bu soruyu okumaya doyamayacağınız güzellikte bir hikaye ile cevaplar. Her iki seçeceniği de hikayede ele alan yazar prensesliği biyolojik bir aidiyet, durağan bir kimlik ya da sınıfsal bir konum olmaktan çok gelişim süreçlerinin bir parçası olan belli davranışlar ve beklentiler bütünü olarak işlemeyi seçer.


Missy, Elina ve Anni doğuştan prenses olmadıklarını bilen ancak can sıkıntısından prensesçilik oyununu icat etmiş üç iyi arkadaştır. Aralarına sonradan şehre taşınan Teresa da dahil olur. Okuyucu, prensesçilik oyununu oynamaya başlamalarının prenses olarak doğmak kadar rastlantısal olduğunu görür. Missy’nin 1942-1946 yılları arasında yazılmış Prensesin El Kitabı’nın sadece(!) sekiz sayfasını “babasının kitapçı dükkanının arkasındaki bir sandıkta” bulması üçünün de hayatlarını değiştirir. Çünkü prenses olmanın “tam nasıl bir şey olduğu, prenses olunca nasıl davranmak gerektiği, başkalarına karşı yapılacak şeyler” gibi konuların tamamı bu kitapta yazmaktadır. (Orhan Pamuk’un Yeni Hayat kitabındaki “bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti” sözleri bu esnada kulaklarımda çınlar.)


Kitapta prensesliğe dair komik bilgilerin yanı sıra yemek tarifleri, prensesler için sabah egzersizleri gibi pratik ve faydalı bilgiler de yer alır. Örneğin, ne olursa olsun “bir prenses kapıyı asla nefes nefese açmaz” ve her koşulda “sakin görünür.” Aynı zamanda “prenseslerin yürüdükçe bacakları güzelleşir, faytondan inmeyen [ise] sadece poposunu büyütür.” Yazar, Disney prensesleri’nin aksine modern hayatta var olabilecek daha gerçekçi bir prensesliğin inceliklerini ince ince öyküye işler. Bir prensesin her zaman yanına aldığı şeylerin arasında okuyacak bir kitabı, su sişesi ve çakısı olmalıdır. Kitabın önsözünde yer alan 18. yüzyıl İngiliz romanlarında görmeye alışık olduğumuz türden bir gerçeklik vurgusu da bu içeriği destekler.


Belle von W. (Prenses Sophia)’ya ait Prensesin El Kitabı’na hikayemizin kahramanları önce ufak eklemeler yapar, sonra başlangıçta ödünç aldıkları metni kendi metinlerinin derinliklerine yerleştirirler. Hikaye boyunca orijinal kitaba ait sayfalardaki yazılar “prenseslik hayat[larında] önem taşıyan her şeyi yazıp siyah [bir] klasörde” sakladıkları notlar ile belli belirsiz bir arada, içiçe durur. Böyle olunca okuyucu metni daha kaygan bir zeminde takip eder etmesine ama aynı zamanda bu belirsizliğin bir yansıması olan metinlerarası akışkanlık 20. yüzyılın ortalarında yazılan ancak sonu kayıp olan Prensesin El Kitabı’nı sürekli çoğalan ve büyüyen organik bir metne dönüştürür. Hikayenin sonunda nitekim kayıp sayfaların tamamı bulunur ancak prensesler kulübü kitabı sonuna kadar okumadan sahibine hediye ederler. Kitabın sonunda büyüdükleri zaman yetişkin birer prenses olarak nasıl davranacaklarını konuşmak üzere tekrar buluşmayı kararlaştırmaları okuyucuda sonu olmayan bir kitap okuduğu hissini daha da pekiştirir.


Hikayenin büyüsünü bozmamak ve heyecanını sınırlı sayıdaki kelimelere hapsedip tüketmemek için karakterlerin ve öykünün detaylarına girmekten kaçındım ancak kitabı bir kez elinize almanız çok güzel yazılmış bu hikayenin derinliklerine dalmanız için yeterli!


* Bu yazı, Radikal Kitap'ta Temmuz 2013 tarihinde yayınlanmıştır.

16 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör