Büyük Sözcük Fabrikası

Sınırlı paraya ve konuşabileceğiniz az sayıda sözcüğe sahip olsaydınız, duygularınızı en doğru/güzel nasıl ifade ederdiniz?


İlk sözcüklerimizi söylemeye başladığımız andan itibaren bir gün bile sessiz, sözcüksüz veya dilsiz kalacağımızı düşünmeyiz ve düşünmek de istemeyiz. Bazen kağıt üstündeymiş gibi gözükse de özgür düşünme ve düşüncelerimizi ifade etme haklarımızı gasp eden ya da bu hakların ihlalini öngören uygulamaların hala – bir yerlerde, birileri tarafından – şiddetle sorgulandığı ve eleştirildiği bir zamanda yaşıyoruz. Çünkü o ya da bu şekilde neye maruz kalırsak kalalım konuşabilmeyi ve bir dil sistemi üzerinden kendimizi – fikirlerimizi ve duygularımızı – ifade edebilmeyi doğal ve verili kabul ediyoruz.


Agnès de Lestrade’ın kaleme aldığı, Valeria Docampo’un resimlediği ve Aylak Kitap’ın ilk kez 2012’de yayımladığı Büyük Sözcük Fabrikası, sözcüklerin değeri ve sözcükle ifade edilen nesne arasındaki ilişki üzerine okuyucu düşündürtmesi bakımından oldukça ilginçtir. Bu noktada konusu itibariyle – resimli bir çocuk kitabı olsa da – kitabın 6-12 yaş aralığındaki çocuklara daha derinlemesine hitap edebileceğini söylemek belki anlamlı olabilir. Öyküde, “geceli gündüzlü çalışan bir fabrikada” kağıt şeritler halinde üretilen sözcükler ve o sözcüklerin satın alındığı “garip bir ülke” anlatılır. Bu garip ülkede konuşmak oldukça pahalıdır çünkü bu ülkede yaşayanların konuşabilmesi için sözcükleri önce satın almaları sonra da onları yutmaları gerekir. Belki de tam bu sebepten kitabın bazı bölümlerinde çocukların içinde kesilmiş sözcük şeritlerinin yüzdüğü çorbalar içtiğini görüyoruz.



Kitabın ilk kısmında okuyucu oldukça yaratıcı ama bazı açılardan da belki distopik ve karanlık sayılabilecek bir dünya ile tanışır. Büyük Sözcük Fabrikası’nda okuyucu öyle bir ülkeye yolculuk eder ki bu ülkede kelimenin tam anlamıyla sadece parası olan konuşabilir. Ağzı olan değil yani. “Söz gümüşse, sükut altındır” sözü ile vurgulanan ve bazen konuşmaktan daha iyi sonuç veren suskunluk, bu ülkede bir tercih olmaktan çok bir zorunluluk hali. Fantastik bir çok öğeyi de içeren bu ülkede başka nelerin olduğuna gelin birlikte bakalım:

  • Makinalardan uçsuz bucaksız şeritler halinde akan sözcükler görürüz.

  • Fabrikalarda durmaksızın çalışan robot söz işçileri bu şeritleri keserek sonsuz sayıda kelime üretir.

  • Parası olmadığı için konuşamayan fakat birkaç kelime ile de olsa konuşabilmek için çöpte sözcük arayanları görürüz.

  • Sözcükler bir yiyecek gibi yenip yutulur; dolayısıyla tek seferlik tüketilir.

  • Sözcükler bir giysi gibi ilkbaharda ucuza veya indirimli de alınabilir.

  • Bazı – güzel – sözcükler çok pahalıdır.

  • Bunun yanı sıra çöpe atılmış çok ilginç olmayan sözcükler bedavaya bulunabilir.

  • Bazen çocuklar havada uçuşan sözcükleri kelebek fileleri ile yakalarlar.




Tüm bu kurgusal öğeler kitabın etkileyici çizimleriyle birleştiğinde okur metne bir yabancılaşma duyabiliyor. Çünkü hikaye okuyucunun yerleşik algılarını sarsması ve üzerine düşündürtmesi açısından oldukça kuvvetli. Ayrıca yazarın, sıkı bir kapitalizm eleştirisi yaparken dilin değersizleştirilmesine ve duyguların-sevginin nesneleştirilmesine de karşı çıktığını söylemek sanıyorum yanlış olmaz. Bu ağır kurgusal arkaplanı hikayenin kahramanlarından Cemile ve Özgür’ün canlılık, heyecan ve türlü duygular içeren arkadaşlığı hareketlendirir ve canlandırır.


“Büyük Sözcük Fabrikası” ülkesinde yaşayan Özgür’ün Cemile’ye duyduğu sevgi kitabın ikinci kısmında adeta içimizi ısıtır. Özgür, oldukça heyecanlı ve telaşlıdır çünkü Cemile’nin doğum gününde ona duygularını açmak ister ancak Cemile’ye içinden geçenleri söyleyebilmesi için Özgür’ün sözcüklere ihtiyacı vardır. Lakin kendisi ne istediği sözcüklere ne de o sözcükleri alabilecek paraya sahiptir. Hikayede antikahraman olarak beliren Gürbüz ise bolca konuşur ve Cemile’ye onu sevdiğini, onunla evlenmek istediğini var gücüyle bağırır çünkü onun ailesi zengindir ve Gürbüz’ün haliyle çok sayıda “büyük” sözcüğü vardır. Ama Özgür yine de güzel sözcükler biriktirmek için elinden geleni yapar.


Özgür filesiyle üç tane sözcük yakaladı. Akşam onları söylemeyecek çünkü onları değer verdiği birine saklamak istiyor. Yarın Cemile’nin doğum günü ve Özgür ona aşık. “Seni seviyorum” demeyi çok istiyor. Ama kumbarasında yeterli parası yok. O zaman o da bulduğu sözcükleri hediye edecek.


“kiraz, toz, sandalye.”



Zihnimizde ve bedenimizde canlanan bir duygunun dilsel bir sistemde bir sözcüğe karşılık geldiğini fark ettiğimiz o ilk anı sanıyorum hiçbirimiz hatırlamaz. Ve fakat hepimiz sözcükleri kendimizi ifade etmek, dünyayı anlamlandırmak ve karşılıklı iletişim halinde olmak için kullanırız. Fransız dilbilimci Ferdinand de Saussure’in gösterge kuramına göre zihnimizde canlanan her türlü kavram ve anlam (gösterilen) için – tıpkı madeni bir paranın iki yüzü gibi – dilde onu karşılayacak bir sözcük (gösteren) vardır ve bu ilişki bütünüyle sebepsiz ve rastgeledir. Büyük Sözcük Fabrikası’nda da Özgür kalbinde Cemile’ye karşı hissettiği duygunun dildeki karşılığı olan sözcükleri bilir ancak kullanamaz çünkü onlara sahip değildir. Dolayısıyla Cemile ile konuşamayan Özgür, sadece gülümser. Cemile de ona gülümser. Cemile ile Özgür konuşamaz ancak birbirlerine bakar ve bolca gülümserler. Böyle bakıldığında Özgür ve Cemile’nin sözcüklerin ötesine geçebildiklerini görüyoruz. Özgür’ün hikayede mutlu sonla sonuçlanan çabası, duyguları ifade edebilmenin tek bir yolu olmadığını göstermesi bakımından oldukça değerlidir. Özgür, okuyucuya sevgisini ifade etmek için sadece sözcüklere ihtiyacı olmadığını çok güzel bir şekilde gösterir. Son olarak, insanın içini kıpır kıpır ettiren kırmızı tonun kitapta ağırlıklı olarak kullanıldığını da söylemek gerek.






17 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör